Samsun’da Sanat Sokağı havası

Aralık 2012’den beri ilk gelişimmiş Münevver Kafe‘ye. Öyle diyor sosyal ağ. E iz bırakmadan olmazdı tabi; ayağımın tozuyla check-in‘imi yaptım vesselam.

Neler değişti diyorum kendime. 1 seneden fazla olmuş buraya son geldiğimden beri. Ben ki; hani şu eski cep telefonuna, kıyafetlerine, defterlerine bakıp iç çekenlerden… Bir kafenin, sandalyelerinin, görüş açısında kalan atılmış adımların bile hatırası var elbet…

Maziye doğru dalışa geçiyoruz! Bir önceki gelişim aynı yere: o zaman tatlı ama soğuğu ısıran bir yağmur yoktu. Şans sanırım, aynı masanın aynı sandalyesini boş buldum…

Nescafe söylemedim bu sefer; çoğu yakınımı şaşırtacak şekilde çay içiyorum. (Çay içmek bana sonradan eklenmiş bir özellik; bir binanın kaçak çıkılmış katı gibi.) Nescafe de ayrı bir konsept benim için, hakkını verelim. Çalışma arkadaşlarım, günlük içtiğim nescafe miktarına binaen, içine alkol kattığımı bile düşünmüştü. (Bazı durumlarda üzerimdeki etkisine tanık oldular sanırım.) (bkz:swh)

İtiraf ediyorum; benim ruh halim sarhoşluğa hazır bomba gibi, nescafe suçsuzdur efendim…

Sokak; Münevver’in olduğu; Sanat Sokağı. Adının bu olduğunu çok sonradan öğrendiysem de, ayrı esen havası beni hep filmlerin ağır çekim duygu yüklü sahnelerinin başrolü gibi hissetmeye iterdi. Hani ortam sesleri kısılır da, sevgiliyle ayrılma anında kalp atışlarıdır ya tek duyulan ses; işte ben o terk edilen; üzerimde terk edilmenin fiil cinsinden hüznü olurdu bu sokakta hep. Çok da sık uğramam halbuki. Yıllık muayene gibidir yoluna düşüşüm buranın. Bazen revizyona girer, eski parçaları yenilenmiş otomobil gibi olurum; o ayrı.

Aynı hava tatile çıkmış gibi sanki; zorlasam da hissedemiyorum. Biri sokağı bozmadıysa şayet; ya eksiği, noksan’ı benim eskilerin; ya da ‘kaybolmuş, gitmişler’im nanik yapıyor bana uzaklardan. İlginç; canı sıkkın geçen saatleri Pril’le temizlemeye çalışmak gibi şu an ruh halim…

Hasar tesbiti gerek! (Şu an kulaklığıma Anathema saklanmış, Emotional Winter diyor ve bu bilginin ne derece burada olması gerektiğini düşünüyorum.)

İlk kaybımız kafeyi bana keşfettiren “değerli”. “Gökkuşağına iki bilet”imiz vardı onunla. (Sordum geçen gün, biletler duruyormuş.) Burada muhabbetleyip, ezbere çekmiştik 3 + 5’in sonucunu. Nereye lazımdı matematik, hatırlamıyorum ama; benim de  yolum düşmüştü öğrenmeye elbet. Yanlış anlaşılmasın; matematiğe lanetle saygılar sunmam da, bu öğrenmeler sonrasıdır. (Hemen öğrenciliğe bürünüyoruz: “Öğreten sevdirmişti hocam! Gidince nefret ettik!”…)

Hasar tesbitine devam ediyoruz. Çevrede vatan kurtaran, şirket kuran, dünya karmasının teknik direktörü yada Pele’nin varisi olan herkese karşı sağırdım o vakitler. Bu bukalemun savunması gibi korurdu fikrimi; aklımın ipinin ucunu elimde tutardı. Tüm insanlık olmuş yada ölmüşü konuşuyor, yaşıyordu. Bu sıkıcıydı. Ben de farklı değildim belki ama, yaptığımın aynısını yapanı eleştirebilecek kadar farklı gezegendendim. Kral değil, tahtıydım. Kime, neye izin verirsem o olabiliyordu kral. Gerisi değerli saray halısının güve yenmiş taraflarıydı, belki o bile değildi.

Kalem insanlığın icadıydı hem o zamanlar! Gerçek bir romantiğin nefesi; küfrün hakkını vermenin afisi; kırınca üzdüren; özlemişe dokununca özlenenden, güldüren; en temel ihtiyacın yapıtaşıydı. Bu en büyük hasarı olmalı geçen bir yılın! Zira şimdi tükenmeyeceğine inandırılıp, tükeneceğini bildiğimiz halde kanarak bağlandığımız; nefret ettiğimiz “gerçeği” kusan bir mitralyöz! Ben de romantizmden ezgiler çalardım kağıda kalem, kalemken. Çaldırırdım yada…

Fatura yüklü geldi bu kazada. Epey hasar almışım. İşin beteri, bu tespiti ne yapacağımı merak ediyorum. Başkalarının ders almak dediği “kendine çeki düzen verme”nin emir halini sokuşturamıyorum cümleme. Emir olduğu için mi toplumdan, nefretliyim; yoksa bünyem mi, toplatılan, ‘üretim hataları’ndan, bilmiyorum. Sebebe gerek yok; sonuç belli: değişmişim, değişmişiz, değişmişmiyizler…

Camera 360
Sokağa parklanmış plakalardan isim türetmeye başladım. Bu bir işaret! Durur adım koşmalı sokaklarda şimdi! Yoksa bitebilir şarjı fikrimin…

Anathema’ya saygı, sevgi ve şükranlar diyelim; keyifli bir “kayıp” saat geçti, yine; bulamadım kendimi…
Satriani dört nala! Bırakın meydanı kulaklarınıza…

1415 kez okundu.

Sen de yorumla